|
|
|
|
|
| |
Medya'da Nefret Söyleminin İzlenmesi
Hakkında
Türkiye'de sık sık medyanın
taraflı, önyargılı ve ayrımcı bir dil kullandığına tanık oluyoruz. Özellikle
de azınlık hakları, silahlı çatışmalar ve AB üyelik süreci gibi konularda bu
dil kendini daha fazla gösteriyor. Haberlerde, özellikle de manşetler ve
haber başlıklarında kullanılan provokatif, ırkçı ve ayrımcı dil, toplumda
düşmanlık ve ayrımcı duyguları tetikleyen, kalıp yargıları güçlendiren birer
araca dönüşüyor. Her ne kadar evrensel ve ulusal gazetecilik ilkeleri, hatta
bazı medya kuruluşlarının kendi gruplarının yayınladığı basın etik ilkeleri
bulunsa da, birçok haber ürünü bu ilkeleri ihlal edebiliyor. Böylesi bir
dilin kullanılması ise toplumda huzursuzluk ve savunmasız gruplara yönelik
yaygın bir önyargının yerleşmesine yol açıyor. Hedef alınan kişi ve gruplar
ise tedirginleşiyor, sessizleşiyor ve demokrasinin olmazsa olmazı olan
sosyal ve siyasal yaşama katılım şanslarından zorunlu feragat ediyorlar. Bu
kışkırtıcı ve hedef gösterici dil kullanımı zaman zaman düşmanlaştırılan ve
marjinalleştirilen grupların üyeleri ya da mekanlarına yönelik saldırılarla
sonuçlanabiliyor.
Nefret söyleminin temelinde önyargılar, ırkçılık, yabancı
korkusu/düşmanlığı, tarafgirlik, ayrımcılık, cinsiyetçilik ve homofobi
yatar. Kültürel kimlikler ve grup özellikleri gibi unsurlar nefret
söyleminin kullanılmasını etkiler, ancak yükselen milliyetçilik ve farklı
olana tahammülsüzlük gibi koşullarda, nefret dili yükselir ve etkisini
arttırır.
Birçok farklı nedenden dolayı Türkiye bir süredir toplumun farklı kesimleri
arasında kutuplaşmalara sahne oluyor; kendisinden farklı olana, “öteki”ne
yönelik tahammülsüzlük giderek yaygınlaşıyor. Güneydoğu'da neredeyse 30
yıldır süren çatışmalar ve çatışma sonucu zorunlu yerinden etmeler nedeniyle
Türkiye'de yaşanan ani demografik değişim ve ekonomik, sosyal ve kültürel
çatışmalar, topluluklar arası gerginliğin artmasına neden oldu. Öte yandan
AB üyelik sürecinde gündeme gelen liberal ekonomi, azınlık hakları gibi
demokratik açılım çabaları, Kıbrıs meselesiyle ilgili tartışmaların da
“yabancı odakların Türkiye'ye yönelik oyunları” gibi algılanması ve
sunulması da kutuplaşma ve düşmanlığı arttırıyor. Son olarak laiklik
tartışmaları da yaygın bir çatışma alanı haline dönüşmüş durumda.
Bu nedenle, farklı grup ve bu gruplara mensup olduğu bilinen ya da
varsayılan kişilere yönelik düşmanca algı ve tutumların tezahür etmesi
Türkiye'de önemli ve giderek büyüyen bir soruna dönüşmüş durumda. Hükümet
yetkilileri, muhalefet partisi liderleri ve kamu görevlileri gibi kanaat
önderleri bile bu tür bir ırkçı ve ayrımcı dil kullanmaktan çekinmiyor.
Hatırlanacağı üzere, 2005 yılında düzenlenen Ermeni Konferansı'ndan hemen
önce dönemin Adalet Bakanı Cemil Çiçek'in konferansı düzenleyenlerle ilgili
“arkadan hançerliyorlar” demiş ve “gereğinin yapılmasını” istemişti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihatlarına baktığımızda, nefret dili
kullanan kişinin etki alanı önemlidir ve bu kişinin siyasetçi olması
durumunda sorumluluğunun daha yüksek olması gerektiğini ve toplumda farklı
olana yönelik tahammülsüzlüğü geliştirecek ya da arttıracak dilden kaçınması
gerektiğini ifade eder.
Dördüncü kuvvet olarak adlandırılan medya (basın-yayın) ise en etkin
kültürel iletkenlerden biridir. Bu nedenle çeşitliliği ve farklılığı öne
çıkarmaya gücü olduğu kadar, bu çatışmayı sıradanlaştırma ve yayma konusunda
da son derece etkili ve yönlendirici olabilir. Medya
sorumsuz veya dikkatsiz davranırsa, ırkçılığı ve kişilerin birbirine karşı
nefret duyguları üretmesini tetikleyebilir, besleyebilir ve güçlendirebilir;
en kötüsü de bu tür tutumları meşrulaştırıp, haklı çıkarabilir.
Uzun yıllardır Türkiye medyası milliyetçi ve ayrımcı söylemin etkin
kaynaklarından biri oldu. Bu gazetecilik türünün toplumdaki kutuplaşmaya
dikkate değer bir katkısı sağladı. Geçtiğimiz yıllarda yaşanan bazı nefret
suçları incelendiğinde, medyanın katkısı daha anlaşılabilir olacaktır. Hrant
Dink cinayetinin azmettiricisi olarak yargılanmakta olan Yasin Hayal,
verdiği ifadede “Hrant Dink'i şahsen tanımadığını ama gazetelerden Türk
düşmanı olduğunu okuduğunu” söylemiştir. Aralık 2007'de İzmir Ayasofya
Kilisesi rahibine saldıran zanlı ise Ogün Samast gibi kahraman olmak için bu
fiili gerçekleştirdiğini ifade etmiştir.
Hrant Dink'in öldürülmesinin ardından, onun hayallerini, ideallerini ve
mücadelesini sürdürmek amacıyla kurulan Uluslararası Hrant Dink Vakfı'nın
temel amaçlarından biri toplumdaki kutuplaşma ve düşmanlığın sona ermesine
katkıda bulunmaktır. Nefret söyleminin tanımı ve sınırlarıyla ilgili ortak
bir anlayış geliştirilmesi, sorumlu gazeteciliğin teşvik edilmesi ve nefret
söylemini önleyici ve caydırıcı tedbirlerin neler olabileceği konusunda
öneriler geliştirilmesi, bu amaca giden yolda önemli bir adım olacaktır. |
|
| |
|
|
|